İnceleme: Silence

Martin Scorsese.Eminim sinemaya birazcık bile olsa ilgi duyan çoğu insanın hakkında mutlaka bir şeyler bildiği ünlü yönetmen, The Wolf of Wolf Street’ten beri ilk defa yönetmen koltuğuna geçtiği Silence filmi ile uzunca bir süredir gündemi meşgul ediyordu. Hem Martin Scorsese isminin büyüklüğü, hem bir türlü ayarlanamayan vizyon tarihi ve dağıtım meselesi hem de filmin içeriği nedeniyle pek çok tartışmaya konu olan Silence’ı nihayet izleyebildik.

Shūsaku Endō romanından uyarlanan Silence, iki rahibin, misyonerlik amacıyla Japonya’ya giden ve dinden döndüğü yönünde rivayetler olmasına rağmen aslen akıbeti pek de belli olmayan akıl hocaları Peder Ferreria’yı aramak üzere Japonya’ya gitmelerini ve burada gelişen olayları konu alıyor. Jay Cocke ve Scorsese’nin 1991 yılında kaleme alınmaya başlanan senaryonun son halini alması ve çekilmesi ise ancak 2015 yılında başlayabilmiş. İlk aşamada farklı isimler ön plana çıkmış olsa da, günün sonunda Liam Neeson, Adam Driver ve Andrew Garfield gibi isimlerle çalışan Scorsese’e bu kadar beklediğimize ve heyecanlandığımıza değdi mi, şimdi ona bakalım.

Efendim Silence, konusundan da anlayabileceğiniz üzere biraz ağır, biraz yoğun ve epey de zihin bunaltıcı bir film. Bir yanda kendi kapalı sistemi içerisinde değişmeye, dönüşmeye ve gelişmeye devam etmiş, yüzyıllarca kendi kültürünü koruyabilmiş ve ikamesini bu şekilde sürdüren bir Japonya, bir yandan da Hristiyanlık inancını benimsemiş ve tüm düzenini Hristiyanlık üzerinden yeniden yapılandıran bir Avrupa. Kendi bildiğini zorla tüm dünyaya kabul ettirmek isteyen, bu amaç doğrultusunda dünyanın dört bir yanına -ölümleri pahasına bile olsa- Hristiyanlığı yaymak adına kendi fedailerini göndermekten hiç çekinmeyen bir düzen bu. Üstelik yüzyıllarca kendi geleneklerine bağlı bir şekilde yaşayan halk da hemen benimsiyor Hristiyanlığı. Ya senin altında don yok kardeşim, sen ölmek uğruna neleri savunuyorsun??!?

İşte, filme bu açıdan bakacak olursanız Silence 162 dakika süren bir çileye, 162 dakikalık bir zaman kaybına ve artık adına ne dersiniz o olacak bir sürece dönüşebilir. Sonra da elimize tırpan şeklindeki klavyemizi alıp “Kahrolsun batı!” diye gezebilirsiniz. Fakat bir de işin insan özünde kalan, izlemesi incelemesi ve üzerine düşünmesi çok daha rahat ve keyifli bir başka tarafı var.

İnsanın inanç ihtiyacı üzerine burada büyük büyük laflar etmeyecek olmakla birlikte, her bir insanın öyle veya böyle bağlanacak, inanacak ve bir şekilde hayata tutunmasını sağlayacak bir şeyler arayışında olduğunu söylemek malumun ilamından başka bir iddia olmaz, kanısındayım. Scorsese de biraz bu tarafı ön plana çıkarmak istiyor karakterlerinde. Öyle ahım şahım bir tarafı olmasa bile göze batmayan, yumuşak performanslarıyla Adam Driver ve Andrew Garfield’ın canlandırdığı Rodrigues ve Garupe, bir yandan Peder Ferreria (Liam Neeson)’yı aramak üzere Japonya topraklarına doğru hareket ederken bir yandan kendi içsel inanç merkezlerine doğru da bir yolculuğa çıkıyorlar. Özellikle Rodrigues üzerinden anlatılan hikayede sık sık temelleri oldukça geriye dayanan, tamamen tecrübe üzerine kurulu Japon kültürünün gücü karşısında tökezleyen inanca bir şekilde sahip çıkmaya devam etme isteğini, Japonya’nın bataklıklarında yaşayan, aç, susuz, sefil köylülerin bile neden Hristiyanlığa geçtikten sonra yaşamı pahasına inanca tutunmaya devam ettiklerini işte bu temel insan ihtiyacına bağlıyor.

Bu nedenle kendi hayatı çamurun içinde sersefil bir halde geçen o köylüler “paradiso, paradiso” diye bu nedenle bağlanıyor Hristiyanlığa. Hristiyanlığın ne olduğu ne olmadığı umurlarında değil çünkü. Mühim olan tek şey artık çalışmanın, verginin ve açlığın olmadığı bir hayatın olacağını bilmek, buna inanabilmek. Varlıklarını sürdürebilmenin tek yolu bu çünkü.

Issei Ogata’nın müthiş canlandırdığı zalim Yargıç Inoue ise Silence’ın tüm yapısını oluşturan sistemin çatısı belki de. Biraz da gönderme yaparak kısaca Japonya’nın hak ettiği değil fakat ihtiyacı olan kahraman, şeklinde özetlenebilecek Inoue karakteri için yazılmış her bir cümlenin üzerine epey düşünüldüğü hemen belli oluyor. Tüm Uzak Doğu ve Japon kültürünü, deneyime, geleneklere ve yüzyıllardan beri gelen mirasa dayalı sistemi filmden bağımsız sahneler ve manzaralar ile değil, Inoue aracılığıyla aktarıyor Scorsese.

Kısaca iki farklı bakış açısını aktardıktan sonra filmin en temel ve ne açıdan bakarsanız bakın biraz havada duran tarafına da bakarak sonsuza doğru uzuyor gibi görünen bu yazıyı sonlandırayım. Nihayet Japon kültürünü benimseyen ve dinden dönen rahiplerin, son anlarında bile yine de içlerinden, “sessizce” inanmaya devam etmeleri meselesi filmin etkisini biraz azaltıyor. Kabul, Tanrı ile insan arasındaki gizli inanç üzerinden yine konuyu bireyin inancına ve ihtiyacına getirip açıklayabiliriz. Fakat burada bu rahipler binlerce insanın din (inanç değil) uğruna ölümüne sebep olduktan sonra bir şekilde “ben kendi kendime de inanırım,” noktasına gelmiş olmalarını doğrusu biraz ikiyüzlü buluyor ve özellikle finalde böyle bir şey görüyor olmanın film boyu karşılaşılan şeylerle bulanan zihni daha da bulandırmaktan çok bir anda “lan bu nasıl iş?” noktasına getirdiğini düşünüyorum.

Velhasıl Silence filmi bir Hristiyanlık propagandası film filan değil arkadaşlar. Silence filminin konusu bile Hristiyanlık propagandası değil neredeyse zaten. Ha, kendi başına inanılmaz bir konusu, muhteşem bir işlenişi ve enfes bir finali olmayabilir ve herkese de hitap etmiyor olabilir, kabul. Fakat filme bu etiketi yapıştırmak hem filme hem de Scorsese’e büyük haksızlık olur. İnanç, insanın zalimliği karşısında tanrının suskunluğu ve bu noktada ortaya çıkan şüpheler, tecrübeyle sabit gelenekler, suistimalciler (ulan Kichijiro) ve çok daha fazlası var Silence’da. Ufak pürüzler ve renk filtresi dışında eksiği olmayan, eli yüzü oldukça düzgün bir film Silence. Öküz altında buzağı var mı diye bakmanın da hiç gereği yok.