Şimdi… Gelelim esas meseleye. Tekrar ufak bir uyarı: DİKKAT -SPOILER’LI BÖLGE- 
Şimdi artık ‘sürprizbozan’ kaygımız kalmadığına göre  filmi baştan sona konuşabiliriz. Öncesynopsisimiz: İnsanların biyonik olarak geliştirildiği ve android teknolojisinin doruğa ulaştığı bir gelecekte, devrim yaratan yeni bir buluş yapılmaktadır: insan beyni yerleştirilmiş bir android kabuk geliştirilmiştir. Türünün ilk örneği olan Binbaşı (Scarlett Johansson) Japon savunma bakanlığına bağlı Birim 9’da görevine başlar. Kendini yabancı bir bedene hapsolmuş hisseden Binbaşı, aslında o kadar da yalnız olmadığını öğrenecektir.

Film, kurgulanmış geleceğin kısa tasviriyle başlıyor. İnsanların teknolojiyle gelişmiş vücut parçalarına kavuştuğu bir gelecek. Yine de hayatın çok farklı akmadığı, zira insanın her ne kadar modifiye de olsa, sıfırdan yeni bir vücuda da kavuşsa, yine insan olduğu bir gelecek. Bana göre en vurucu yanlarından biri buydu, filmde bir cümleyle de vurgulanıyor bu anlam. Ve bunun devamında izlediğimiz, Binbaşı’nın kabuğunun yapılma süreci. Bu kısım bana aşırı derecede Westworld intro’sunu hatırlattı. Yani ortada bir esinlenme olduğu bariz.

Sonrasında bir bilim adamına robotlar tarafından yapılan saldırı ve adamdan zorla elektronik olarak çıkarılan bilgileri görüyoruz. Japon bilim kurgu filmlerinde bu durum var: ben buna ‘ürkünçlük‘ diyorum. Zira bazen o kadar gaddar boyutlara varabiliyor ki, adeta gerilim filmlerine taş çıkaran cinsten olup bir anda şekil değiştirebiliyor. Bu etkinin filmin genelinde iyi hissettirildiğini düşünüyorum. Bu da türün meraklıları için ekstradan bir avantaj.

Akabinde, fragmanda da gördüğümüz aksiyon sekansı geliyor. Buraların koreografi açısından bir parça eksik olsa da genel görsel tasarımıyla bir video oyun havası taşıdığını düşünüyorum. Filmin genelindeki aksiyon sahnelerinde bunu hissettim, zira zaten orijinal animenin video oyunundan da esinlenmeler var. Bu tarz bir uyarlama eser için de yapılabilecek en iyi şey de herhalde kaynak materyale sadık kalmak.

İşte filmin kurguladığı ‘modern Japonya’ dan bir başka kesit. İşte bundan bahsediyordum: gelecekteki Japonya için bence çok gerçekçi bir imaj çizmişler. Zaman zaman tanıdık markalarla da karşılaşıyoruz, ancak taşıtlar ve silahlar sadece biraz rötuşlanarak günümüzdeki halleriyle kullanılmışlarsa da , özellikle kostüm ve makyajda ciddi emek var. Bunları da tekrar huzurlarınızda takdir ediyorum.

Karakterimize gelince… Serpilmeye başladığı andan itibaren tanıdık bir deseni takip eder gibiyiz. Boşluktaki bir insan, ‘kabuktaki bir ruh’. İhtiyaç duyduğu şey adanmak, bir aidiyet. Ruhu kurtarılıp sentetik bir bedene hapsolmuş bir insan. Tabii bu psikolojinin hakkı iyice verilmiş mi? O da bir tartışma konusu. Bir oyuncunun böyle bir psikolojiyi anlaması ve tatbik etmesi olanaksız, şüphesiz. Ancak bu iş için en iyi adayın Scarlett Johansson olduğu da su götürmez bir gerçek. Zira kendisi alımlı olduğu kadar yetenekli, aksiyon filmi denince akla gelen ‘marka’ artık Johansson. Ve bu tür projelere de gerçekten meyilli, nedense böyle işlerde kendinden bir parça buluyor. Bu tür Projeler derken, gerçekten benzer işlerden söz ediyorum: Lucy, Under The Skin, Island… Gerçekten çok yakın hikayeler, çok yakın karakterler. Zannederiz Johansson, insan ırkının geleceğinin sembolü olma azminde.

Hikayemizin kötüsü -ya da öyle sandığımız kişi- başlangıçtan itibaren kendini gösteren gelişmiş siber korsan Kuze (Michael Pitt). Karanlık bir terörist olarak lanse edilen karakterin, sonradan Binbaşı ile çok yakın maziye sahip bir başka ‘kayıp ruh’ olduğunu öğreniyoruz. Binbaşı’nın üretim sürecindeki başarısız bir prototip. Tabii sonrasında bunların insan hayatını hiçe sayan bir deney ürünü olduğunu anlıyoruz. İşin gerçeği… sonradan düşününce ‘baydı bu da artık’ desek de, galiba görsel konsepte iyi oturduğundan dolayı filmi gerçekten ilgiyle izledim. Ta ki sonuna gelinceye kadar…

Hikayenin sonu yirmi yıl öncesine göre hala sürpriz kabul edilebilecek bir son olabilir, ama artık değil. Klasik bir ‘kötü yaratıcıya karşı ayaklanış’ öyküsü. Dediğim gibi, işlenişi o anın büyüsüyle son sahnelere kadar insanı içinde tutmayı başarabiliyor hikaye. Ancak finali… filmin kısa olmasının da bunda etkisi olmalı -zira sadece 107 dakika- ama gerçekten alelacele toparlanıp bitirilmiş gibiydi. Son düşman alt edilir, aidiyetini bulur, ekip yola devam eder ve film biter. Son perde sadece birkaç dakika sürdü, ve kurulmasına çok zaman harcamaya gerek olmasa da, finalde bir toparlamaya ihtiyaç duyan hikaye maalesef bir aceleyle bitirilmiş. Ben bunu biraz devam filmine yorarak okuyorum, ancak kağıt üstünde bu biraz zor. Dolayısıyla bu şekilde eksik bir sonla tarihe karışıp, ‘iyi gitti ama yazık oldu’ diye anılmaktan kurtulamaması kuvvetle muhtemel.

Toparlamak gerekirse, iyi bir tüketim ürünü. Animasyonları, görselliği gerçekten ilgi çekici. filme büyük ölçüde sürükleyicilik katıyor. Sonundaki ise bir hatadan ziyade bir eksiklik, bir parça tat kaçırsa da filme tamamen başarısız demek haksızlık olur. Benim görüşüm hakkıyla on üzerinden yedidir, her şey göz önünde bulundurulduğunda. Siz ne düşünüyorsunuz? Filme dair görüşlerinizi paylaşmayı ihmal etmeyin!

I’m addicted to cinema, art, book and music.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir